Avrupa’nın Ali Cengiz Oyunu: “Balkanlar” Yerine “Güneydoğu Avrupa”

Yrd. Doç. Dr. Kader Özlem

Küçük bir kavramsal ifadedeki değişikliğin aslında nasıl büyük bir oyunu ihtiva ettiğini ve hangi boyutta bir tarihsel birikimi barındırdığını ele alalım dedik… Nasıl ki, olmayan düşmanları yaratmakta üstümüze yoksa, var olan düşmanları görmemekte de bizden daha iyisi mevcut değil… Türk önde, Türk ileri!

Şeytan ayrıntıda gizlidir, derler… Doğrudur… Günümüz Balkan coğrafyasına özellikle son dönemde Güneydoğu Avrupa denmesinin altında yalnız ve ancak bir şeytanlık aranabilir. Bölgeye söz konusu ismi verenin Türkler olduğu bilenen bir husustur. Kimileri coğrafi özellikleri nedeniyle “dağ, ormanlık arazi” anlamına geldiğinden dolayı bu ismin tercih edildiğini söylese de, azınlık bir grup da bunun volkan kelimesinden geldiğini ifade etmektedir. Her ne anlamda kullanılmak istenirse istensin, aslolan bu ismi bölgeye Türklerin verme lütfunda bulunduğudur.

Neler olmuştu hep birlikte hatırlayalım:
Anayurttan her yöne göçler gerçekleşirken; Avrupa ve Balkanlar da bundan nasibi almıştı. Dönemin Çılgın Türkleri, Avrupa’ya öyle bir varmış ki etnisite kuralları allak bullak olmuş, Avrupa’nın sosyolojisi yerinden oynamış, kavimler bir aşağı bir yukarı birbirini iteleyip durmuşlar… Bunu yaptığımızda tarih M.S. 375 idi. Fazla dayanamadı buna Roma İmparatorluğu… İkiye bölünüverdi. Sonrasında diğer Türkler de geldi bölgeye… Kimisi Balkanlar’a yerleşti, kimisi Orta Avrupa’yı tercih etti. Bizimkiler ne zaman asimile oldular, bu sefer de Anadolu’dan Oğuz Türkleri başladı Avrupa’ya ilerlemeye… Taze kan gönderilmişti ama bu seferkilerin amacı asimile olmak değil, yönetmekti… Evlad-ı Fatihânlarımız bunu da yaptılar… Öyle bir yerleşmiştik ki, bölge Türk Yurdu haline gelmişti. Bayındırlık faaliyetleri de yerleştiğimizin ve gitmeye de hiç niyetimizin olmadığının vesikası idi.

Öyle ki, bizi bölgeden atmak için Düvel-i Muazzama Şark Meselesi’ni ortaya koyacak, Osmanlı’ya hasta adam diyecek, Türkleri geldikleri yere geri göndereceklerdi. Avrupa’dan çıkarılmalıydı Türkler… 93 Harbi’yle buna tanıklık etmiştik. Kan, gözyaşı ve Göç 19. yüzyılla beraber Balkan Türklerinin kaderi haline gelecekti.

Türkler Avrupa’ya girdiğinde tarihler 375’ti, geri çekilirken ise 1878 idi. Aradaki sürede Avrupa için Türkler genel bir ifade ile “Tanrı’nın Kırbacı” olmuşlardı. Şark Meselesi’nin özünü 1900’lü yıllarda anlayacaktık. Amaçlarının bizi sadece Balkanlar’dan atmak değil; geldiğimiz yer olan Orta Asya’ya geri göndermek olduğunu Yunan İzmir’e sınırsız destekle girdiğinde öğrendik.

Geride bir avuç Evlad-ı Fatihanımız kalmıştı ki, talihin ve tarihin bozuk çarkları yine Türkler için çalışıyordu. Silah gücüyle başaramadıklarını asimilasyon politikalarıyla yapıyorlardı. Daha sonrasında da asimilasyon politikalarının adı entegrasyon politikaları olacak ve soydaşlarımızın varlığı içsel ve dışsal tehditlerle yüz yüze kalacaktı. Bütün bunlardan daha elim ve vahim olmak üzere, Ağabey Ankara’nın acziyeti de devreye girince denklem içinden çıkılmaz bir hal almıştı.

Siyasal ve sosyolojik açıdan, tehdit ve risk unsuru olmaktan çıktığımızdan beri, kültürel varlığımıza yönelik saldırılar başlamıştı. Tarihi eserlerimiz bundan nasibini en fazla alan unsurlardır.

Günümüzde ise adını bizim verdiğimiz bölge, “Güneydoğu Avrupa” olarak değiştirilmek isteniyor. Sistematik olarak yüzyıllardır oynanan bir oyunu tamamlamak niyetindeler. Coğrafi olarak, Güneydoğu Avrupa Balkanlar kelimesinden biraz daha geniş bir bölgeyi ifade eder. Ancak, Avrupa Birliği organlarında (gerek Parlamento kararları, gerek Komisyon raporları) ve periyodik yayınlarında Balkanlar’ı ifade etmek için, Güneydoğu Avrupa kavramının kullanıldığına şahit oluyoruz. Balkan halklarının da “Balkanlı” olmaktan hoşlanmadıkları ve bu isimden rahatsızlık duydukları göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu kavramın yaygınlık oranının arttığı görülmektedir.

Şimdi, nasıl olur da bunun sistematik bir tarihsel oyunun meyvesi olmadığını düşünelim? Yakın zamanda yerleşik bir hal alacağı anlaşılan bu kavramı hangi platformda değerlendirmeliyiz: Avrupa Birliği’nin bütünleşme sürecinin ve Avrupa içsel dengelerinin bir sonucu mu, yoksa Türk Kültürünün de bölgeden tasfiye edilmek istendiğinin doğal bir yansıması mı? Ne kadar objektif olursak olalım, çıkarlarımızın çiğnendiği yerde susmak mantık kurallarıyla açıklanabilecek bir olgu değildir.

Açık bir şekilde anlaşılıyor ki, Türkiye ve Türkler bölgenin kaybeden yegâne aktörleridir. Balkan Türkleri entegrasyon kisvesi altında asimilasyon politikalarına maruz kaldığından; Türkiye ise soğuk savaş sonrası dönemde bölgeyi arka bahçesi olarak kullanamadığı ve aktif, çok yönlü bir harici siyasa takip edemediği için kaybeden statüsündedirler.

Deniz varsa korsan da olacaktır… Bu duruma hayıflanmak yerine gemiyi kurtarmanın derdinde olmalıyız. Avrupa Türkiye’sinden, Türkiye Avrupa’sına geçiş sürecinin gerekçelerini, sancılarını ve sonuçlarını iyi analiz etmek lazımdır. Kısacası, bizim için öğrenci olan tarihten artık ders almak durumundayız. Aksi takdirde, hacıyatmazların, yatacağı günler yakındır.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ