Savaşin Aşkın ve Tito`nun Şehri: Belgrad
Kışın ortasında Belgrad’a gelmemeyi tavsiye ederek başlayayım ilk önce. Şubat ayında Belgrad’a gelirseniz iliklerinize kadar işleyen bir soğuk size hoş geldiniz diyor. Belgrad’a gelirken içimdeki önyargılardan mümkün olduğunca kurtulmak için çabalamıştım. Nasıl bir ülkede vakit geçireceğimi ve daha da önemlisi nasıl bir halk ile karşılaşacağımı düşündükçe ürpermedim desem yalan olur. Tanıdığınız insanların “dışarı çıktığında Türk olduğunu söyleme” uyarılarıyla, ikamet edeceğiniz Türk Büyükelçiliğinin yüksek güvenlikle korunan bir elçilik olduğu gerçeğiyle bu şehre geldiğinizde siz de ürpermezseniz anormal bir durum değil midir bu zaten?
Ama her şey çok farklı. Korkularınızla yüzleşmezseniz o korkular sizi kaçınılmaz olan sonunuza daha çabuk yaklaştırır ve hayatın tadını almayı başaran insanları kıskanırsınız her zaman. Korkuların arkasına saklanmadım Belgrad’da. Dışarının görünen yüzünü içimde yaşamak için Türk olduğumu söyleyerek konuştum insanlarla. Karşılaştığım manzaralar beni hem üzdü hem sevindirdi.
Şehre girerken o soğuk havada Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği manzara bu coğrafyada bu kadar keskin ayrılıkların nasıl olabileceğini sorgulatıyor insana. Belgrad Kalesi bir zamanlar Osmanlı’nın getirdiği barış ve huzurun sembolü olarak heybetini koruyor hala. Bir zamanlar barışın kale gibi korunduğu bu topraklarda savaşın acılarını hayal bile etmek istemiyorum ama olmuş işte. Nedenlerini anlatmak bu satırlara sığmaz ama bir gerçek var: Batılılar buraları o kadar kurcalıyor ki, milliyetçiliğin deneme tahtası olmuş bu topraklar. Sonuç: kanın gövdeyi götürmesi olayı. Yakın zamana kadar katledilen binlerce insan, ki çoğu Müslüman, acı ve gözyaşı. Ama demokrasi tacirleri bu huylarından vazgeçmemişler. Yaklaşık 250 bin Müslümanın yaşadığı (30 bin kadarı Türk ve 220 bin kadarı Müslüman Boşnak) Sancak bölgesi yeni ilgi alanları. Bölgeden yeni gelen Büyükelçimizden öğrendiğim kadarıyla Amerikan, İngiliz, Fransız ve Alman Büyükelçileri bölgeye sık sık gidip “bir haltlar” karıştırıyorlar yine. Milliyetçiliği insanoğluna “armağan” eden Fransızlar başta olmak üzere, Batı Avrupalıları “aferin çocuklar” gibisinden aşağılayıcı bir nida ile alaylamak geliyor içimden.
Belgrad bir kültür şehri ve ilginçtir bu kültürün içinde Türk ve Müslüman unsuru o kadar etkin ki şaşarsınız. Şehirdeki ilk gezintimde operada Mesa Selimovic’in meşhur romanı “Derviş ve Ölüm”den uyarlanan eserin sergilendiğini görüyorum. Osmanlı dönemindeki bir hikayeyi dinliyor Sırplar. Daha yakında biten bir sergi gözüme çarpıyor. “Turkish Belgrade – Türk Belgrad”. Alexander Fotic isimli meşhur bir Sırp profesör Osmanlı dönemindeki Belgrad’ı tarihi belgeleri ortaya çıkararak anlatmış. Araştırıyorum; Türk karşıtı bir etkinlik olmadığını öğreniyorum. Üstelik sergi iki yıldır açıkmış ve yoğun ilgi görmüş. Garip geliyor bana. Bir sürpriz daha bekliyor beni. Goran Bregovic yeni bir opera besteliyormuş. İsmi de “Hasan Aga”. Osmanlı döneminin Belgrad’ında bir Sırp kız ile Türk erkeğin aşkını anlatıyormuş. Dahası; burada çok iyi Türkçe konuşan Sırplarla karşılaşıyorum. Hiç Türkiye’ye gitmemişler ama nasıl bu kadar iyi Türkçe konuşuyorlar diye soruyorum kendime. Üniversitelerinde Türkoloji bölümleri var. Buralarda okuyanlar Türkleri diliyle, kültürüyle her şekilde anlamayı başarıyorlar.
Peki nasıl oluyor da bu ülkenin sınırları dışına çıkınca katil millet olarak anılıyorsunuz diye sorduğumda bir dokun bin ah işit atasözü yankılanıyor düşüncelerimde. Milosevic’in iktidarını önleyemedik diyorlar. Tito zamanlarından başlayarak başlıyorlar anlatmaya. Bugün cumhurbaşkanlığı binası olarak kullanılan zamanın Sırp kralının sarayının önündeki geniş park bu soğukta bile aşkın sıcaklığıyla ısınan sevgilileri ağırlıyor hala. İşte Tito böyle bir anlayışı hakim kılmıştı Yugoslavya’ya diye söylüyorlar. Binlercesi var ki, Boşnak, Sırp, Hırvat birbirleriyle evli. Öyle hikayeler yaşanmış ki, Boşnak ve Sırptan olma çocuk gün gelmiş ben kimim diye ağlayarak sormuş dayısına. Sırp lokantacı Miki anlatıyor Boşnakla evli kızkardeşinin oğlunun bu dramını. Utanıyor sokaktaki Sırp. Boşnaklara yaptıklarından bahsettiğinizde sizin yanınızdan kaçıyor. Akılsız politikacıların yarattığı vahşetin hesabını veremeyeceğini anlıyor çünkü. Bir halkın nasıl zan altında bırakıldığını fark ederek içkinizden son yudumu alıyor ve ayrılıyorsunuz mekandan.
Gecenin bir vakti uykuya dalarken bu romantizm acaba samimi mi diye soruyorum kendime? Sabahında Sırp bürokrasisinin Türkiye’ye duyduğu derin saygıyı görünce şaşırıyorum. Bu, bizim farkına varamadığımız büyüklüğümüzün ve gücümüzün eseri diyor Büyükelçimiz. On gün önce yapılan bir gösteriyi gülümseyerek anlatıyor: Hükümeti protesto eden Sırpların, Osmanlı döneminde alınan vergilere atıfta bulunarak “Türkler siz %10 alıyordunuz, Tadic (devlet başkanları) canımızı alıyor, %10’a razıyız” diye pankartlar taşıdıklarını söylüyor. Biz farkında olmasak bile “katil” dediğimiz Sırplar acınacak halde Türkiye’ye bakıyorlar çoğu zaman. AB’ye değil yanlış anlamayın. İnkar edemedikleri geçmişleri onları hep kovalayacak. Bunun çok iyi farkındalar.
1999’daki NATO operasyonunda bombalanmış binaları hala onarmamışlar. Önemli bir nokta var: NATO operasyonunda bu binalar vurulurken Türk savaş uçakları kullanıldı ve “Sırbistan’ı Türkiye vurdu” anlayışı hakim bir anlamda. İnanılmaz ama bu duruma hem tepki gösteriyorlar hem de Türkiye’ye laf edecek cesareti bulamıyorlar kendilerinde.
Hiç ummadığım hikayelerle karşılaştığım bu şehirden Türklerin hak ettiği saygıyla ayrıldığımı söylemeliyim. Bir Sırp ve ben bir Türk. Eyvallah deyişlerini kulağımda saklayarak kimbilir ne hikayelere yelken açıyorum Yugoslavya’dan kalan diğer ülkelere: Makedonya’ya, Hırvatistan’a ve BOSNA’ya…