Tarihî mirastan korkmamalı…

Aydın Bostancı

Yunanistan’da Osmanlı eserleri dendiği zaman ilk akla gelen isim merhum araştırmacı yazar İsmail Bıçakçı’dır.

Merhum’un 1970’li yıllardan itibaren azınlık basınında Yunanistan’daki Osmanlı eserleriyle ilgili yazı, makale ve fotoğrafları yayınlanmaya başladı ve nihayetinde 2003 yılında İSAR vakfı tarafından “Yunanistan’da Türk Mimari Eserleri” adlı kitabı yayınlandı. Toplam 433 sayfa olan eser, Yunanistan’ın birçok şehrinde yer alan cami, tekke, medrese, imaret ve hamam gibi tarihi Osmanlı eserlerinin tarihçesi hakkında bilgiler sunuyor. Bu yıl içerisinde vefat eden hocamızı burada bir kez daha saygıyla anıyoruz.

Üzülerek belirtmek gerekir ki ülkemizdeki tarihi Osmanlı eserleri hakkında çok az ve sınırlı bilgilere sahibiz. Çünkü maalesef şimdiye kadar bu alanda yapılmış çalışmalar çok sınırlı hatta İsmail Bıçakçı’nın kitabı dışında yok denecek kadar az. Azınlık içerisinde Tarih Bölümünden mezun genç arkadaşlar var, bu tür çalışmalara yönelmeli ve kamuoyunu bilgilendirici eserler meydana getirmeliler. Çünkü tarihi miras hep gelecek nesillere aktarılması gereken bir emanet gibidir.

Ve tarihi mirası koruma ve kollama görevi sadece İslam ve Osmanlı eserleri için değil, bütün medeniyetlere ait eserler için geçerlidir. Fakat maalesef gerek devletlerin gerekse de halkın mimari eserlere karşı gösterdiği tutum içler acısıdır diyebiliriz. Halktan bu konuda sınırlı olarak duyarlılık beklense de devletlerin mimari eserlere karşı vurdumduymaz hatta çoğu kez acımasızca tavırları, insanın adeta içini sızlatıyor. Devletlerin azınlık konularında her zaman menfi olarak uygulamış oldukları mütekabiliyetin mimari eserler konusunda da uygulamaları maalesef kaçınılmaz olmuş ve kültürel cinayetler işlenmiştir.

Son yıllarda ülkemizde biraz da olsa mimari eserlerin korunması ve restorasyonu ile ilgili kayda değer bazı gelişmeler de oldu. Yunanistan’daki Osmanlı eserleriyle ilgili geçen yıl Eleftherotipia gazetesinin “Geotropio” adlı eki, ülke genelinde tamir edilen ve koruma altına alına Osmanlı eserlerini fotoğraflarıyla birlikte yayınladı. Yanya’dan Kavala’ya, Yenice-i Vardar’dan Girit’e hatta On iki adalara kadar bazı Osmanlı eserlerinin restore edildiğini görmek ne kadar sevindirici bir gelişme. Fakat yeterli mi? Elbette ki değil.

İşte tam burada yetkililerin bütün bu eserlerin restorasyonuyla nelerin kazanılıp nelerin kaybedildiğinin muhasebesini yapmaları gerekir. Çünkü tarihi yapıların yıkılmaya terk edilmesiyle ne kazanılacak? Ne elde edilecek? Bugün Batı Trakya sınırları içerisinde bulunan ve Avrupa topraklarında inşa edilen ilk cami özelliğini taşıyan, Dimetoka’daki Çelebi Sultan Mehmet Camii, bölgedeki en büyük mimari zenginliklerden birini oluşturuyor. Fakat gel gelelim yıllarca restore edilecek bahanesiyle yıkılmaya yüz tutmuş halde bekliyor. Üstelikte restorasyonu için ayrılan onca ödenek ve finansmana rağmen. Çelebi Mehmet Camiinin restorasyonu için ilk olarak 120 milyon drahminin daha sonra ise 13,5 milyon Euro ödeneğin ayrıldığı söyleniliyor. Fakat netice hep aynı. Minarenin şerefesinden özellikle rüzgârlı havalarda taşlar düşüyor, kabul edilemez bu duruma son verilmesi ve yetkililerin bir an önce harekete geçerek bu eseri bölgeye kazandırmaları gerek.

Niçin tarihi eserlere önyargı hatta nefretle yaklaşalım? Bu duyarlılık her bir tarihi eser için yani bir kilise, manastır veya herhangi bir havra için de geçerli olmalı. Selanik’te tarihi Hamza Bey Camii uzun çilekeş bir dönemden sonra tamir ediliyor, insan bunu gördüğünde ister istemez seviniyor memnun oluyor. Fakat aynı memnuniyet ve duyarlılık İstanbul’un Beyoğlu semtindeki her hangi bir kilise veya bir havra içinde geçerli olmalı. Geçen yıllarda Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın bizzat Başbakanlık bütçesinden Bozcaada’daki bir çan kulesini tamir ettirdiği öğrenildi. Bu tür girişimleri tebrik etmek ve desteklemek gerekir. Hangi ülkenin başbakanı olursa olsun, hangi dinin mabedi olursa olsun tarihi mirasa sahip çıkılmalı ve yok olmasına izin verilmemelidir.

Hiç unutmam ilk olarak İstanbul’un Ortaköy semtindeki tarihi Mecidiye Camiini ziyarete gittiğimde camiin neredeyse on beş metre ilerisinde bir kilise çok az ilerisinde ise bir havra gördüm. Caminin yanı başında bulunan Kilise de, Havra da restore edilmiş halde dimdik ayaktaydılar. İşte koskoca İstanbul’da bundan daha güzel bir görüntü olabilir miydi acaba? Müslüman da, Hıristiyan da, Musevi de oraya gittiği zaman kendine ait bir şeyler bulabiliyor.

Yetkililer bunları düşünsün. Sonra zaten her yerde dile getirilen menfi mütekabiliyet uygulaması hiç olmazsa tarihi eserler konusunda gündeme getirilmesin. “Efendim Yunanistan’da falanca caminin restore edilebilmesi için Türkiye’de falanca kilisenin restore edilmesi veya falanca caminin kiliseye veya kilisenin camiye çevrilmesi gerekli” gibi saçma düşüncelerden uzak, her devlet kendi sınırları içerisinde bulunan mimari eserlere sahip çıkmalı, onları önyargısız korumalı ve kollamalıdır.

Halk olarak ta, azınlık olarak ta, bu sürece yardımcı olmalı ve desteklemeliyiz. Hadi diyelim eğer desteklemek içimizden gelmiyorsa, hiç olmazsa köstek olmayalım yeter. Ne mutlu bu bilinç ve duyarlılığa sahip olabilene…

Aydın Bostancı, Azınlıkça Dergisi

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ